Yolunu bulmuşların yolu ve Ali Rızalarının hayatı
Birinci Bölüm - Beyazların yöresinde nasibim kalmadı Yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim Zorbaların arasında tehlikeli bir nifak Uyrukların arasında uygunsuz biriyim ( İsmet ÖZEL)
Sermaye olarak da görüldüğü dönemlerindeydik artık çocukluğumuzun, erkeğe yüklediği anlamın ağırlığıyla toplumun. Yürümeye başladığımız gün yola koyulanlardandık. Geçimine katkıda bulunmaktan ziyade ailemizin, gecikmeksizin hayata atılmamız gerektiğinin toplum nezdinde yazılı olmayan kanunlarından birinin uygulanmasıydı bu başlangıç. İlkokul dönemlerinde eğitim hayatı ile birlikte çalışma hayatına da atılmıştık. Aslında biraz da " Boş değirmen kendini öğütür." sözünün farklı bir yorumu da denilebilirdi çocukların çalışmalarına. Zira çocuk boş bırakıldı mı mutlaka yanlış bir yola sapar şeklinde düşünüyordu veliler. Aile bütçesine katkı sağlamanın çok ötesinde çocukların hayata hazır hale gelebilmeleri için bir ön hazırlık aşamasıydı sanki. Genelde çocuklara uygun işlerdi yaptıkları. Ayakkabı boyacılığı yapmak, eskimo/karbuz/meybuz satmak, poğaça satmak, sakız satmak gibi.
İşte bu yaşamın/yaşam tarzının belki de en güzel örneğiydi Ali Rıza. Değerleri ile ayakta kalmaya çalıştığı şu hayatın değersizleştirdiği bireylerdendi. İşte bu yazı Ali Rızaların hayatını konu almak üzere yazıldı.
Siyah önlüklü beyaz yakalı ilk okul öğrencisi Ali Rıza'nın ilk çalışma deneyimi ayakkabı boyacılığı oldu. Ayakkabının fırçayla temizlenmesi, boyanın sürülmesi boyanın kurumasını müteakip cilanın sürülmesi, ayakkabının bir kadife bez ile parlatılması ve nihayet ayakkabının teslimi ile biten bir süreçti ayakkabı boyacılığı. Muntazam yapıldığında yorucu olduğu da söylenebilirdi. Okuldan çıkar çıkmaz boya sandığını alıp müşteri kovalamaya başladı Ali Rıza. Bir süre sonra ciddi ilerleme de kaydetti ancak her nedense diğer kişilerin kazançları ile kendi kazancı arasında uçurum olduğunu fark etti. Zira bir kısım boyacıların sadece cila kullanarak ayakkabıları parlattıklarını ve nihayet boyanın yanlarına kar kaldığını gördü. Kısa bir süre sonra bu ahlaki ilkelerle o piyasada var olamayacağını gördü ve sessizce o piyasadan çekildi.
Sonrasında eskilerin eskimo diye tabir ettikleri ve genellikle limonun sıkılarak suyunun saf su ve şeker ile karıştırılarak buzdolabında dondurulduğu ve sonrasında buzun bir kaşık yardımıyla aşındırılarak bardaklara doldurulup satıldığı bir içecek türü satışı ile ilgilendi. Ancak bir süre sonra limon ve şeker maliyeti düştükten sonra kayda değer bir kazanç sağlamadığını gördü. İyi de diğer satıcılar neredeyse bir aileyi geçindirecek parayı nasıl kazanıyorlardı peki? Meğer sadece aroması olan bir katkı maddesi/boyası ile de buza limon tadı verilebilmekteymiş. Üstelik elde edilen karşımın tadı da limonla yapılana benziyordu. Hem daha az yorulup, hem maliyet unsurlarına daha az para ödeyip hem de daha fazla para kazanmanın yollarını bilenlerden olmadığı için yine tutunamamıştı Ali Rıza. Taşı sıkıp suyunu çıkarak kadar hırslı iken limonu sıkıp suyundan para kazanamamıştı. Nihayet toplumun gözünü boyayarak midesini doldurması gerektiğini kabul etmediği için bu işi de bırakmak zorunda kaldı.
Bir dönem poğaça/börek satmak üzere bir fırın/pastane ile anlaşmıştı Ali Rıza. Sabah namazının hemen sonrasında aldığı börekleri genelde bir karton kutuya doldurarak satmak üzere maden sokak, demirciler sokağı ve beş yol civarında dolaştırıyordu. Nihayet ikindiye kadar sattığını satıyor geri kalanını da iade ediyordu işletmeciye. İki börek de Ali Rıza'ya sabah kahvaltısı için ücretsiz veriliyordu. Sabah kahvaltısı için verilenleri dahi yemeden satıp kazancına eklediğinde bile diğer satıcıların dörtte biri kadar kazanamadığını gördü oysa Ali Rıza herkesten erken kalkıyor, daha fazla geziyor daha fazla uğraş veriyordu. Şüphesiz acemiliğinin de satışların düşüklüğünde payı vardı ancak Ali Rıza bir gün çok önemli bir hususu fark etti:
Sabah saatlerinde Poğaçalar fırından çıktıktan sonra Ali Rıza ve diğer çalışanlar tarafından karton kutulara doldurulup satılmak üzere götürülüyordu. Herkes kendi kutusuna poğaça dolduruyor ve poğaçaları doldururken de fırın sahibinin duyacağı bir ses tonuyla sayıyordu. Ancak Ali Rıza dışındakiler fırından çıkan poğaçaları kendi karton kutularına doldururken kutuya birden fazla poğaça atıp bir adetmiş gibi sayıyorlardı. Yani kişi kutuya altmış poğaça atmakta ama sayarken üç atıp bir saydığı için işletmeci yirmi poğaça aldıklarını zannetmekteydi. İşletmeci sadece uzaktan baktığı ve arada bir de fırının diğer işleriyle ilgilendiği için bu yanlış sayma olgusunu fark edememekteydi. Yanisi Ali Rıza sayarken kazanamadığı için totalde zarar edenlerden olmuştu. Matematiği hepsinden iyi bilmesine karşın matematiksel olarak dörtte biri kadarını kazanamıyordum onların.
Elbette zaman herkesi her yönüyle büyütüyordu. Fiziksel ve zihinsel olarak büyüdüğü gibi ahlaki kimliğini de korumaya çalışıyordu Ali Rıza. Bu ilkelerle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu defalarca görmesine rağmen inancı, gelenekleri ve kişiliği teslim olmayı kabul etmiyordu. Hatayı hep kendisinde ve yaptığı işlerde görmüştü. Her yaptığı işte yepyeni bir dünyanın kapısını aralıyor ve ailesinin maddi beklentilerden ırak şekilde çalışmasına verdiği anlamın farkında oluşuyla pes etmiyordu.
Ali Rıza bir gün mahallenin boş bir arsasına tonlarca odun yığıldığını gördü. Odunlar birer tonluk olacak şekilde ve doğranmamış olarak duruyorlardı. Genelde küçük kütükler halinde kesilmişlerdi. Mahallenin büyük abileri ise bu odunları baltayla kırarak sobaya konulabilecek kadar küçük parçalara ayırmaktaydı. Ali rıza bir süre onları izledi. Artık odun kırmaya hazır olduğunu hissettiğinde bu işi yapabileceğini düşündü. Hemencecik bir balta edindi ve baltasını sapından tutup başının üstüne kadar kaldrıp ilk kütüğe sert bir şekilde indirerek başladı odun kırmaya. Mahalledekiler sabah ile yatsı vakitleri arasında günde 3 ton odun kırıyorlardı. Ali Rıza ise bütün gün çalıştığı halde ancak bir ton kırabiliyordu. Şüphesiz fiziksel gelişiminin de bunda etkisi vardı. Ancak Ali Rıza zamanla diğerlerinin başarısının ardındaki önemli bir hususu fark etti: Odun kıran bir çok kişi kırılması zor olan odunları ayrıştırıp bir yere topluyor, onlara dokunmadan kırdıkları diğer odunların parçalarını da bunların üstüne atıyordu. Yani en fazla zaman alan, düğümlü, boğumlu, zor kırılan, sert odunlara dokunmayıp diğer odunların arasına gizliyorlardı. Kırılan odunların pikaplara yüklenmesi görevi de odun kıranlara ait olduğundan kimse bu hususu fark etmiyordu. Zaten odunlar sahibine teslim edilmek üzere götürüldüğünde sahibi de muhtemelen bu odunların arada unutulan odunlar olduğunu düşünüp pek de şikayet etmemekteydi.
Ali Rıza çok fazla çalıştığını ancak kayda değer bir para kazanmadığını gördü. Zira bazen boğumlu odunları kırmak neredeyse bir ton odunun geri kalan kısmının tamamını kırmaktan daha fazla zaman alıyordu. Zamanla boğumlu odunları da daha az sürede kırmayı da öğrendi. Bir süre sonra çok yorulup çok az kazandığını anladı. Kazandığı günlük ihtiyaçlarını karşılamaya dahi yetmiyordu.
Yıpranmış baltasına ve avuç içlerinde su toplamış onlarca ağrılı kabarcığa baktı. Elleri kendisinden yaşlıydı. Yüz yaşındaki birinin elleri gibiydi. Bir kısım parmakları da eğrilmişti. Her parmağı ayrı bir yönü gösteriyordu. Bir kaç parmağına da kıymık batmış ama çıkarmak için uğraşma gereği duymamıştı.
Nihayet kafasını ellerinin arasına aldı. Sonbaharın ovaya çöken sisi şimdi az ötesini dahi görmesini engelliyordu. Onlarca düşüncenin sarmaladığı beyninde oluşan sis ise geleceği görmesini imkansız kılıyordu.
Sis artık düşüncelerini de buğulamıştı. İlk defa gelecek kaygısına kapıldı. Geçmişte yaptığı bütün işler bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Dürüst olmanın adeta bir uzuv zaafı gibi kazancını ve statüsünü etkilediğini gördü. Herkesin bir şekilde yolunu bulduğu bu ortamda kendisine yolunu kaybetmiş muamelesi yapılmasını, çevresinin kazancıyla ilgili küçümseyici ifadelerde bulunup sürekli şikayetlerde bulunmasını bir türlü anlamlandıramıyordu. Suya boya katıp satanların, ayakkabıyı sadece cilalayanların, odunların boğumlularını kırmayıp gizleyenlerin, poğaçaları sayarken çalanların hem statü hem de ekonomik olarak kendisinden ileride ve toplum nezdinde daha saygın olduğunu gördü. Düşündükte karamsarlığı arttı. Artık sadece yolunu bulanlara değil, yolunu kaybeden topluma da kızıyordu….
Tepkiniz nedir?