Arzunun Teknolojik Kolonizasyonu

Arzu, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin en derin kıvrımında yer alan, dolayısıyla sadece bir duygu ya da yönelim değil; öznenin kendisini dünyaya doğru açmasının ontolojik biçimidir. Arzu, iç mekânın dışa doğru genişleyişi, varlığın kendisini tamamlamaya çalışırken ürettiği içsel bir kıvrımdır. Ancak modern teknolojik çağ, bu içsel kıvrımı tarihte eşi görülmemiş bir müdahaleyle kırmış; arzuyu içten dışa yönelen bir akış olmaktan çıkarıp dıştan içe işleyen bir komuta dönüştürmüştür.

Arzunun Teknolojik Kolonizasyonu

 Artık arzu tek başına bir ruhsal taşma olmaktan çıkar; veri modelleri, algoritmik öngörüler ve kapitalist uyaran mimarisi tarafından dışarıdan şekillenen bir akış hâline gelir. Öznenin içinden yükselen itki silikleşir, kişinin gördüğü ya da sezdiği her yöneliş ise dışsal tasarımlar tarafından belirlenen bir çağrıya dönüşür. Haliyle bu akış içinde  arzu, kendi kendine doğan bir yöneliş niteliğini yitirir ve giderek yönlendirilmiş bir hareket biçimine bürünür; isteme gücünün asli kaynağı ise makinenin soğuk mantığı tarafından kuşatılır.

Teknolojinin arzuyu ele geçirme biçimi, klasik tahakküm modellerine benzemez. Modern iktidar, insana dışsal bir baskı uygulamaz; aksine arzunun iç mekânına yerleşip o mekânı kendi mantığıyla yeniden düzenler. Bildirimler, pop-up’lar, algoritmik uyarılar, sürekli tazelenen akışlar, insanın kendi içsel zamansallığını bozmak için hareket eder ve arzunun ritmini dışarıdaki hız makinesine bağlar. Bu sarmal içinde  arzu, içsel bir sürekliliğe değil; dışarıdan gelen ani ışık çarpmalarına göre şekillenmeye başlar. Üstelik bu saldırı, bir işgal gibi işlemiyor; arzunun kendi arzusuna benzeyen bir taklit üzerinden gerçekleşir. İnsan, makinenin ürettiği arzuyu kendi arzusu sanır; bu, en sofistike kolonizasyondur: düşman içeridedir ve dost kılığındadır.

Teknoloji varoluş alanını gerçekten nesneler üzerinden mi kolonize eder? Bu soru yüzeysel bir izlenim sunar; asıl müdahale çok daha derindedir. Nesneler yalnızca arayüzdür. Kolonizasyonun gerçek hattı, insanın yönelimlerini kuran kökensel itkide gerçekleşir. Teknoloji, arzunun en eski gücüne dokunur, onu yeniden biçimler, ritmini değiştirir ve içsel kıvrımlarını dışsal akışlara ekler. Bi doğrultuda özne artık seçen değil, seçimi üzerine çalışılmış bir projedir. Netflix’in önerdiği film, Instagram’ın gösterdiği yüz, Spotify’ın sunduğu şarkı, Google’ın yönlendirdiği soru… tümü arzunun yönünü belirleyen dış komutlardır. Bu komutlar yalnızca bir “öneri” olarak görünür; oysa öneri, istemenin önceden çerçevelenmiş bir ufkudur. İnsan seçtiğini sanır; fakat seçenekler çoktan seçilmiştir. Seçimin özgürlüğü, algoritmanın sunduğu içerik içerisinde dolaşmaktan ibarettir. Bu etki altında modern özne radikal bir kayıp yaşar: isteme yetisi, seçimin ontolojik gücü, hoşnutluğun içten doğan titreşimi çözülür. Arzu etmek artık içsel bir genişleme olmaktan uzaklaşır; dışsal bir provoke edilmenin içine çekilmiş bir yönelişe dönüşür. İçten doğması beklenen itki silinir, öznenin isteme kapasitesini belirleyen ritim dışarıdaki uyaran mimarilerinde kurulmaya başlar.İşte bu yapısal kaymada, kapitalizmin en güçlü manevra alanını oluşturur. İçsel itkisi yeniden biçimlenen özne, kendi arzusunu kuran bir varlık olmaktan çıkar ve sürekli tetiklenen bir tüketim deviniminin taşıyıcısı hâline getirir.

Dijital çağın en sert dönüşümü, insanın kendi bedenini ve kimliğini de arzunun nesnesi hâline getirmesidir. İnsan, kendi varlığını dışarıda arzulanabilir bir imgeye dönüştürmek için çabalar. Kendini göstermek, kendini tüketmektir. Kendini arzunun nesnesine dönüştürmek, kendini seyirlik bir yüzeye dönüştürmektir. Bu yüzey, beğeni akışına göre biçimlenen kırılgan bir imgedir. İnsan artık yalnızca arzularını dışarıdan alan değil; kendi varlığını da kendi üzerine uyguladığı arzunun baskısıyla biçimlendiren bir iç sömürgeciye dönüşür. Modern özne hem kolonize edilen hem koloni kuran bir varlıktır; kendi benliği üzerinde küçük bir imparatorluk kurar ve aynı anda kendi benliğine esir düşer.

Arzunun toplumsal düzeyde nasıl yönetilebildiğinin en belirgin örneklerinden biri Cambridge Analytica olayında ortaya çıkmıştır. Bu olay, teknolojinin yalnızca bireysel arzuyu değil; toplumsal arzu akımlarını da modelleyip yönlendirebileceğini gösterdi. Milyonlarca insanın davranış kalıpları, korkuları, duygusal tepkileri, politik eğilimleri veri haline getirildi; bu veri, arzuyu içtenmiş gibi hissettiren dışsal uyaranlara dönüştürüldü. İnsan kendi arzusu sanarak aslında kendisine dışarıdan yüklenmiş reaksiyonlarla hareket etti. Böylece arzu yalnızca bireyin içsel alanı olmaktan çıktı; toplumsal bir mühendislik alanı hâline geldi. Teknoloji, bireyin içsel mekânını kolonize etmekle yetinmedi; toplumun ortak duygu çerçevelerini de ele geçirerek kolektif arzuyu yönlendiren bir iktidar teknolojisine dönüştü.

Bu dönüşüm psikanalitik düzeyde bilinçdışının yapısını da değiştirir. Freud'un bilinçdışı, içsel çatışmaların saklı mekanizmasıydı; bugün bilinçdışı dışsal komutlarla şekillenen bir veri-deposu gibi çalışır. Uygulamalar bilinçdışına hızlı tetikleyiciler yükler, reklamlar içsel yarılmaları kullanarak dışsal istekler üretir, algoritmalar kişisel zayıflıkları keşfederek arzuyu o zayıflıkların etrafında kurgular. Böylece bilinçdışı kişiye ait bir karanlık alan değil; makinenin içeride kurduğu küçük bir karanlık eyalet hâline gelir. Özne, kendi bilinçdışının efendisi olmaktan çıkar; bilinçdışına dışarıdan yazılan kodların taşıyıcısına dönüşür.Bu durum ontolojik bir kapanmaya işaret eder. Arzu, insanı geleceğe taşıyan güçtü; insan neyi arzularsa, geleceği oraya doğru kurardı. Arzunun dışarıdan kodlanması, geleceğin de dışarıdan kodlanması anlamına gelir. İnsan kendi geleceğini seçmez; geleceği ona seçtirilir. Böylece insan, varlığın en radikal hakkını yitirir: kendini arzulama hakkını. Arzusunu makine ritimlerine teslim eden bir özne, kendi kaderini de o ritme teslim etmiş olur. Bu, modern insanın en görünmez, en derin, en sessiz çöküş biçimidir. Arzunun kolonize edildiği çağ, geleceğin özne tarafından değil, mekanizma tarafından tasarlandığı çağdır.

Bi bütünlük içinde modern teknolojik çağın bize bıraktığı en acı gerçek şudur: İnsan kendi içsel mekânını kaybetmiştir. İç mekân, dışarıdaki hız, uyaran, veri, algoritma tarafından işgal edilmiştir. İnsan kendi arzusunun kaynağı ile makinenin ürettiği arzuyu ayıracak sezgiselliği yitirmiştir. Bu kayıp, psikolojik bir rahatsızlık değil; varoluşsal bir tutulmadır. Modern özne, dışarının ritmine uydukça özgürleştiğini sanmakta; fakat her uyum, iç alanın biraz daha çöktüğü bir kopuşu derinleştirmektedir. İnsan kendi arzusunu makineden geri almayı öğrenmediği sürece özgürlüğünü büyüttüğünü sanacak; fakat büyüyen tek şey makinenin iç mekânı kolonize eden gücü olacaktır.

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow