Zarâfetin Zaafiyet Olarak Algılandığı Bir Milletin Ferdi Olarak Yaşamanın Dayanılmaz Ağırlığı

“Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin.” — Virginia Woolf

Zarâfetin Zaafiyet Olarak Algılandığı Bir Milletin Ferdi Olarak Yaşamanın Dayanılmaz Ağırlığı

Bu şehirde onları tanırsınız. Genç Caddesi’nin o tanıdık kalabalığında, Çapakçur’un esintisinde yürürlerken fark edersiniz. Seslerini gereksiz yere yükseltmezler, hakkı olmayanı talep etmezler. Sabırla beklerler, usulca konuşurlar, kimsenin sırasına geçmezler. Woolf’un o imrendiği hafif adımlarla yürüyenlerdir bunlar; alın terinden başka sermayesi olmayan, onurunu yegâne kalkan bilen, zarafeti bir yaşam biçimi olarak seçmiş insanlar.

Yıllarca dirsek çürütmüş; emeğiyle, sabrıyla, yasalara tam riayet ederek bir geleceğe yürümeye çalışan o sessiz çoğunluğu düşünün. Sonra bir de şunu düşünün: Aynı şehirde, aynı anda, bambaşka bir oyun oynanmakta. Bir telefon açılmakta, iki cümle fısıldanmakta ve o hoş, o güzel insanların önünde sonuç belirivermekte. Ama bu şehir o “zarafeti”, “zaafiyet” saymakta…

Bu şehrin herhangi bir koridorunda, herhangi bir sabah şunu görmek mümkündür: Biri evrakını tamamlamış, sırasını beklemekte. Bir diğeri ise gelir gelmez, hiç sıra beklemeden içeri girer.

İlki şaşkın, kızgın aynı zamanda. O an aklında iki düşünce çarpışmakta: Biri “Bu haksızlık.” Diğeri ise çok daha alçak, çok daha utanç verici bir ses: “Acaba benim de arayabileceğim bir tanıdığım var mıydı?”

İşte bu ikinci ses. Bu itiraf. Her şeyi özetleyen…

İlk bakışta ne kadar da masum bir cümle. Oysa masumiyetin en belalı hali, kendini tanımayandır.

Önce makul gibi geliyor insana. Hatta meşru bile. “Ben yalnızca çocuğumun hakkı yenmesin diye arardım telefonu,” der insan kendine. Ama o masumiyetin bir bedeli var.

Sınırlı bir kaynakta —bir kadro, bir onay, bir fırsat— birinin öne geçmesi, başkasının geri kalması demek. Niyet ne olursa olsun sonuç değişmez. “Sadece kendimi koruyorum” diyen herkesin oluşturduğu bu sistem; tanıdığı olmayanı, alın terinden başka sermayesi olmayanı, bu toplumun kısık seslerini eziyor.

Peki bu sistemden memnun muyuz? “Çocuğum üniversiteyi bitirdi ama işsiz oturuyor” diyen her anneye, her babaya sormak lazım bunu. Kısıtlı sayıdaki nitelikli iş imkânını, “tanıdık” denilen o görünmez ağ aracılığıyla kendi çevresine aktaranlara sormak lazım: Mutlu muyuz? Peki kendi mutluluğumuzun, başkalarının mutsuzluğu demek olduğunun farkında mıyız?

Bu yalnızca kamunun yarası değil. Özel sektörde bile kol gezen bu illet, liyakati değil yakınlığı, emeği değil tanıdığı besliyor. Ve bu illeti adıyla çağırmanın, ona karşı durmanın vakti çoktan geldi.

Çıkış var. Ama o çıkış bireysel bir erdem meselesinde değil, kolektif bir talep meselesinde saklı. Liyakate dayalı, şeffaf, denetlenebilir mekanizmalar bir ütopya değil. Bunlar talep edilebilir, kurulabilir, işletilebilir şeyler. Seçilmiş temsilcilerimize, yerel yöneticilerimize sorulabilir: Hangi atama hangi kritere göre yapıldı? Denetim mekanizması nerede? Hesap kime veriliyor?

Sait Faik bir yerde şöyle der: “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Bizim şehrimizi, bizim çocuklarımızın geleceğini kurtaracak olan da işte bu: Birbirimizi yeterince sevmek. Ve o sevginin gereği olarak, herkese eşit mesafede duran bir adalet sistemi talep etmek.

Bizim çocuğumuzu koruyacak olan o telefon değildir. O telefonu gereksiz kılacak olan adalet sistemidir.

Onu talep etmek hakkımız. Hatta borcumuzdur; hem kendimize hem de bu toplumun kısık seslerine.

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow