BİNGÖL'DE EZBER BOZAN BİR VALİ PORTRESİ: PATNOS'UN KÖYÜNDEN ODTÜ'NÜN SIRALARINA
"Kafamda Mülkiye yoktu ama meslekle ilgili bir şey de yoktu. Sadece öğretmen, devlet memuru olma, okuma hayalimiz vardı. Ne kaymakamın ne valinin ne iş yaptığını bilmiyordum. Bizim hayal dünyamız ufkun yeryüzüyle birleştiği yerde bitiyordu. Köyde okuduğum zaman elektrik, televizyon yoktu. Sanki köy dünyaya kapalı. O açıdan Mülkiye’den, üniversiteden haberdar olmam mümkün değildi. Zaten bizim köyden üniversiteye giden ilk kişiyim ben."
Geleneksel Medyanın Eski Kodlarına Dönüşü
Sevgili okurlar, Yaradılış itibarıyla her bireyinin her zaman bir misyon yüklenmesi gerektiğine inanırım. Tabii birey bir misyon yüklenirken bunun yapay kalmaması gerekir. Yapay kalmaması için de insanlar kendi ilgi alanları ve sahip oldukları bilgi çerçevesinde gayrete talip olmalı. Bu noktada "Bingöl için neler yapabilirim?" diye düşünmeye gerek kalmadan şehrimin ihtiyacı olan görsel medyayı bihakkın tesis edebilmek için gayrete talip oldum. TV Düyes ile bu ihtiyacı karşılamaya çalışırken yine geleneksel yazılı medyanın da yeni bir soluğa ihtiyacı olduğunu düşündüğümden dolayı bu defa ortaya 'İFA MEDYA' çıktı. İfa Medya'da ki hedefimiz , geleneksel yazılı medyanın yeni nesil kaygılarından arınıp eski kodlarına dönmesiydi. Bunun ilk adımını birbirinden kıymetli yazarların köşe yazılarını yayımlamakla attık. Bir sonraki adımımız ise geleneksel yazılı medyanın olmazsa olmazlarından olan özel röportajlardıydı. Açıkçası ilk röportajı yapacağım kişiyi belirlemeye çalışırken ilk olması sebebiyle belli kaygılar taşıdığımı itiraf etmek istiyorum. Bir yandan röportajın kültürel, sportif, sanatsal v.s bir açıdan okuyucuya fayda sağlayacak bir alanı ele almasını dilerken, diğer yandan da ilk röportajın beklentileri karşılama ve tiraj kaygısını boğucu bir atmosferin içinde buldum kendimi. Zira sevgili okurlar, sizler benden daha iyi biliyorsunuz ki özellikle Bingöl'de topluma faydalı alanlarda faaliyet gösteren şahsiyetlerin popülarite anlamında toplumda çok fazla bir karşılık görmediği aşikâr. Ben işte tam böyle bir cenderenin içerisinde sıkışıp kalmışken, geçen haftalarda valiliğe yapmış olduğum ziyarette basın müdürü çok kıymetli ağabeyim Ahmet Burtaşkıray'ın odasında Valimiz Cahit Çelik tarafından yazılmış birden fazla kitap olduğu ve kendisinin bürokratik kişiliğinin yanında aynı zamanda tarihe ve coğrafyaya âşık aydın bir yazar olduğu üzerine yaptığımız konuşma geldi hatırıma. Hemen telefonu kaldırdım ve Ahmet abiden Sayın Cahit Çelik ile hayatı ve hayata geçirdiği eserler üzerine röportaj yapma talebimi direkt ilettim...
Bugün Çapakçur Deresi'ne nazır, şehrin tam ortasında, valilik konutunun önündeyiz. Kapıda bizleri emniyet biriminden arkadaşlar karşılıyor. Nazik ve güler yüzlü bir karşılamadan sonra konutun etrafından kıvrılarak arka bahçeye ulaştığımızda tamamen beklentimin dışında farklı bir manzarayla karşılaşıyorum. Her hâlinden bizleri beklediği belli olan ve fakat programlarındaki işlerini yapmakla meşgul konut çalışanları hafif bir tebessüm ile selam verip işlerine devam ediyorlar. Her şey belli bir nizam içerisinde, herkesin bir görevi var. Öyle ki çevreyi kaplayan onlarca yıllık düzinelerce ağacın bile uzun boyları ve geniş dalları ile konutun sükûnetini sağlamaya çalıştığını fark ediyorum. Kadim bir ağacın gölgesi altına hazırlanmış bir masaya geçtik. Bir yandan röportaj için hazırlanırken diğer yandan çevreye göz gezdirmeye devam ediyorum. Hemen ileride birilerinin sebze ekimi için toprağa bel vurması, bahçıvanın çimleri düzenlemesi, müştemilatın etrafını düzenleme gayretini izlerken bütün bunların gürültülü bir kaos içinde değil de sükûnet içinde bir tertip ve düzen ile yapılıyor olması beni hayran bıraktı. Sonra ağaçların arasından Vali Cahit Çelik'in gömleğinin kollarını düzelterek bize doğru geldiğini görüyorum. Belli ki tüm bu işleyişin önderi o. Belli ki biz gelesiye kadar o da bahçeyi düzenlemekle, toprağa bel vurmakla ilgilenmiş ve tam randevu saatimizde elini yüzünü yıkamak ve röportaja katılmak için mola vermiş. Devleti temsilden gelen ciddi mizaç yüz hatlarında yer edinmiş olsa da, makam koltuğu var ve bürokrasinin soğukluğundan ziyade, toprağın ve insanın sıcaklığını arayan bir gönül insanı edasıyla karşılıyor bizi. Kısa bir hoş geldin sohbetinden sonra masanın üzerinde duran Zaza dili üzerine yazılmış bir kitap dikkatimi çekiyor ve röportajımız başlıyor.
- Dile karşı özel bir ilginiz var mı?
- İlgim var. Görev yaptığım yerle ilgili çalışma yapmayı, görevimin bir parçası gibi görüyorum. Yani normalde akademik anlamda başka bir şey de çalışabilirim ama burada Bingöl'ü tanıyayım, Bingöl insanının kültürünü ve dilini öğrenmeye çalışayım istiyorum. Zaman olarak tabii ki çok sıkıntı yaşıyorum. Aşırı bir zamanım yok ama en azından çok başka şeylerle uğraşmıyorum. Mesela televizyon izlemiyorum. Sadece haberlere biraz bakıyorum. Onun haricinde hiçbir dizi olsun, film olsun izlemiyorum. Boş zamanım yok, boş zamanımı bu şekilde değerlendiriyorum.
- Bizi aslında bu röportaja iten şeylerden bir tanesi sizin edebi tarafınızın çok güçlü olması. Sizi kitaplara iten şey ne oldu?
- Okuma sadece bana özel bir şey değil , herkesin hayatında önem vermesi gereken bir şey ama bende okuma daha çok ilkokulla beraber başladı. İlkokuldan sonra da sürekli kendimi kitapların içinde buldum. Ne zaman bir kitap bulsam okumaya çalıştım. Beni kitaplara iten şey bilgi dağarcığımı genişletmek ve dünyayı tanımaktı.
Vali Çelik bu sözleri söylerken geçmişe dönerek belli belirsiz bir iç geçirdi. Gözlerindeki hüzün ve kararlılık karışımı ifade, bu sert mizaçlı bürokratın çocukluk yıllarına dair merakımı daha da artırdı.
ANA DİLİ KÜRTÇE OLAN BİR KÖY ÇOCUĞUNUN BAŞARI AZMİ
- Nerede okudunuz?
- İlkokulu üç farklı yerde okudum. İlkokula başladığım zaman bizim köyde okul yoktu. Yürüyerek başka bir köye gidiyordum. Orada gittiğimiz okul birleştirilmiş sınıfın olduğu bir okuldu. Okula başladığım zaman hiç Türkçe bilmiyordum, ana dilim Kürtçe; Türkçeyi ilkokulda öğrendim. İkinci sınıfa geçtiğimizde bizim köyde okul yapıldı. Okul yapıldığı zaman ailemiz ve köyün ileri gelenleri arsayı verdi, bende okulun inşaatında gönüllü olarak yardım ettim. Ustalara tahta ve çivi taşıyordum. İlkokul ikinci ve üçüncü sınıfı bizim köyde okudum. Okulumuz birleştirilmiş sınıflı bir okuldu. Tek öğretmen 90’a yakın öğrenciye ders anlatıyordu. O zaman bizim köyden iki öğrenci Patnos ilçe merkezine okula gidiyorlardı. Okuma hızları çok yüksek, Türkçeleri çok iyiydi. Köye gelince bize hava atıyorlardı.
Vali Çelik bu çocukluk rekabetini anlatırken yüzünde herhangi bir duygu değişimi göstermedi. Bu vakur duruş, çocukluk yıllarında sırtlandığı o erken olgunlaşma yükünün bir yansıması mıydı acaba?
- Ne zaman okuma yarışması yapsak beni geçiyorlardı. Açıkçası benim de o zaman zoruma gidiyordu. Babama yalvardım, "Ne olur beni de Patnos'a gönder, merkezdeki okulda okuyayım," dedim. Amacım beni geçip hava atan kişileri geçmekti. Yazın; çayırları, buğday ve yoncalarımızı biçmek için babam tırpancı tutardı. O zamanlarda tarımda makineleşme bugünkü kadar yoğun değildi. Babam "Tırpancılara su taşırsan seni ilçe merkezindeki okula gönderirim," dedi. Ben ilçe merkezindeki okula gitme sevdasına bir yaz boyunca işçilere su taşıdım. Tabii su taşırken birçok sıkıntı yaşadım. Boyum kısa! Çayır çimenin içerisine giriyorum, öyle ki otlar boyumu geçiyor. Süreki yılanların beni ısıracağı korkusu var içimde.
Çocukluğun o ağır yükünden ve o yazın yorgunluğundan bahsederken bile sesinde; sevdaya ulaşmanın yarattığı huzur ve o günlerin emeğine duyduğu saygı derin bir yankı buluyor.
- İlkokul dörtten itibaren Patnos ilçe merkezinde o zaman en popüler olan Cengiz Topel ilkokulu’nda okudum. Okulda maalesef köy çocuğu olduğumuz için akran zorbalığına da uğradık. Yaz boyunca tarlada çalışmışız, yüzümüz kabuk tutmuş, bir sürü sıkıntı yaşamışız. Okula ilk gittiğim gün kimse beni sırasına almak istemiyor. Orada o muameleye maruz kalmak beni hırslandırdı. Kendi kendime "Ben hepinizi geçeceğim," dedim. O sınıfta benimle alay eden çocuklara karşı bir anlamda hayatım bir başarı öyküsüdür. Hoca soru soruyor, cevap veriyorum ama Türkçemin bittiği yerde doğal olarak gerisini Kürtçe ile ikame ediyorum. Herkes bana gülüyor, sınıfın maskarası oldum. Okula ilk başladığım zaman ki cesaretim kırıldı ve bir dönemden sonra bira. geriye çekildim. Sürekli alay edilme hâli korku ve güvensizlik salmıştı içime. Artık öğretmen soru sorduğunda cevabını bilsem bile parmak kaldırmıyordum. Çünkü, bir yerde takılırım, sınıf yine bana güler korkusu vardı içimde. Bir gün öğretmen hayat bilgisinden ödev verince hiç hata yapmamak için sayfanın tamamını ezberledim. "Kim anlatacak?" dedi, parmak kaldırdım, söz hakkı verdi, hiç hatasız anlattım. Tabii sınıfın hepsi şaşırdı, bir yerde takılıp cümlenin gerisini Kürtçe ile ikame etmediğim için kimse de bana gülemedi. O gün benim için hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Neşe içinde ve güle oynaya teneffüse çıktım. O gün kaybettiğim öz güvenimi geri kazandım. Allaha şükürler olsun dönem ortasında sınıfın en iyileri arasına girdim ve sene sonunda sınıf birincisi oldum. Ondan sonra ilkokulu, ortaokulu ve liseyi de birincilikle bitirdim.
O cümledeki haklı gurur bu defa kendini gösteriyordu tebessümünde.
- Aslında şehrin içinde de bir kültür farklılığı var, değil mi?
- Tabii. Şehirle köy arasında ciddi bir fark var. Şehirde esnaf, memur, asker çocukları var. Orası tamamen köyün dışında kalan bir yaşam alanı. Hiç unutmuyorum, ilk gittiğim zaman sınıfta kimse beni sıra arkadaşı olarak yanına almak istemedi. Köyden geldiğimiz için gariban gözüyle bakılıyordu.
- O zaman kafanızda Mülkiye var mıydı?
- Kafamda Mülkiye yoktu ama meslekle ilgili bir şey de yoktu. Sadece öğretmen, devlet memuru olma, okuma hayalimiz vardı. Ne kaymakamın ne valinin ne iş yaptığını bilmiyordum. Bizim hayal dünyamız ufkun yeryüzüyle birleştiği yerde bitiyordu. Köyde okuduğum zaman elektrik, televizyon yoktu. Sanki köy dünyaya kapalı. O açıdan Mülkiye’den, üniversiteden haberdar olmam mümkün değildi. Zaten bizim köyden üniversiteye giden ilk kişiyim ben.
- Öğretmenlerinizle aranız nasıldı?
- Aramın kötü olduğu hiçbir öğretmenim olmadı.
- Sizdeki o hırsı görüp teşvik etmeye çalışan öğretmenleriniz var mıydı?
- Öğretmenlerim aileme ve çevreme "Bu çocuk okursa iyi yere gelir" derdi. Bu söz benim üzerimde çok olumlu bir etki yarattı. Onların o bakışı, bana o sosyal sorumluluğu yüklemesi beni mecbur kıldı. Ders çalışmazsam sanki onların beklentisini boşa çıkaracakmışım gibi gelirdi bana. Ortaokulda ve lisede dersime girmeyen öğretmenlerin bile beni tanıdığı, "çok çalışkan bir öğrenci" dedikleri birisiydim. Ama bu konuda özellikle Antalya’da okuduğum dönemde beni yönlendiren Zehra YAZICI öğretmenimin hakkını ödeyemem. Bana “sen benim oğlum olsaydın seni burada okutmazdım, sen çok rahat bir şekilde üniversite sınavını kazanırsın” demişti. Onun bu sözü benim hayatıma yön verdi diyebilirim.
GELECEK PLANI OLMAYAN BİR KÖY ÇOCUĞUNUN ODTÜ'YE İLERLEYİŞİ
- Lisede yine aynı yerde miydiniz?
- Lisede de aynı yerdeydim. Ortaokuldan sonra Antalya Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi'ni kazandım. Bir sene Almanca hazırlık okudum, ve hazırlık sınıfını birincilikle bitirdim. Daha önce de ifade ettiğim gibi Zehra hocamın teşviğiyle Antalya'daki okulu bırakıp Patnos'a geri döndüm. Zehra hocam içimdeki okuma aşkını görünce beni yönlendirdi. Ben de onu dinleyip memleketim olan Patnos’a geri döndüm ve liseyi orada bitirdim.
- Mülkiye ne zaman girdi aklınıza?
- Mülkiye aklımda olan bir bölüm değildi. Lise birden itibaren üniversite sınavlarına çalışmaya başladım. Lise birdeyken Türkiye genelinde ÖZDEBİR tarafından yapılan deneme sınavlarında iki sefer ilçe birincisi oldum. Lise birinci sınıfta olmama rağmen sınavlarda birinci olmam bana çok aşk ve şevk veriyordu. Fen bölümü mezunuyum; niyetim tıp veya mühendislik okumaktı. Aslında teknik bilgim ve becerim iyidir. Fakat 90-94 yılları Doğu ve Güneydoğu'da huzurun olmadığı, terörün olduğu sıkıntılı bir dönemdi. 92-93'te neredeyse tüm derslerimiz boş geçti; öğretmen yok, dershane yok. Lise son sınıfın ikinci dönemine kadar fenden sınava hazırlanıyordum. Tıp veya bilgisayar mühendisliği istiyordum. Fakat sayısal bölümler insanın tek başına yapabileceği bir şey değildi. Destek almak gerekiyordu. Sayısaldan girersem düşük bir bölüm kazanmaktan korktum. İşimi garantiye alayım dedim. İkinci dönem kararımı değiştirdim ve sınava sosyalden girdim. Yaptığım okul tercihleri çok bilinçli tercihler değildi. Sosyal puan türünde o zaman Türkiye'de en yüksek puanlı bölümleri yazdım; Bilkent, Boğaziçi, ODTÜ, Ankara Hukuk... Bu bölümleri bilmiyordum, puanıma göre sıraladım. Üniversite sınavında il ve ilçe birincisi oldum. Türkiye'deki sıralamam 1531 oldu ve ODTÜ'ye girdim.
DEVAMI VAR...
Tepkiniz nedir?









