Feodal Sadakatin Gölgesinde Toplum

Bir toplumun geleceğini belirleyen şey yalnızca ekonomik gücü veya siyasi yapısı değildir. Asıl belirleyici olan, bireylerin akletme kabiliyeti, sorgulama cesareti ve özgür iradelerini kullanabilme yeteneğidir. İnsan aklını ve iradesini devre dışı bırakan her yapı, ister dini, ister siyasi, ister sosyal bir görünüm altında olsun, sonunda bireyi şahsiyet sahibi bir insan olmaktan çıkarıp bir kalabalığın parçasına dönüştürür. İşte buna sürü psikolojisi denir.

Feodal Sadakatin Gölgesinde Toplum

Sürü psikolojisinin hâkim olduğu toplumlarda sadakat, liyakatin önüne geçer. Hakikat yerine aidiyet, adalet yerine tarafgirlik, ehliyet yerine yakınlık ölçü hâline gelir. İnsanlar neyin doğru olduğuna değil, kimin söylediğine bakar. Böyle bir ortamda sorgulamak ayıp, eleştirmek ihanet, farklı düşünmek ise suç gibi görülür.

Bugün Doğu bölgesinde hâlâ etkisini sürdüren şeyhlik, ağalık, beylik ve çeşitli feodal kalıntılar tam da bu psikolojiden beslenmektedir. Çünkü feodal düzenler özgür birey istemez. Onların ihtiyaç duyduğu şey düşünen insanlar değil, itaat eden insanlardır.

Bu nedenle toplumsal meseleler çoğu zaman akıl ve ilke ekseninde değil; grup veya bölgesel aidiyetler üzerinden değerlendirilir. Bir kişinin doğru veya yanlış olması önemli değildir; önemli olan hangi tarafta bulunduğudur. Böylece insanlar hakikatin değil, mensubiyetlerinin savunucusu hâline gelir.

Bu anlayışın en büyük zararı ise toplumsal gelişimi durdurmasıdır. Çünkü eleştirilmeyen yapı kendisini düzeltmez. Hesap vermeyen güç yozlaşır. Sorgulanmayan otorite zamanla mutlaklaşır.

Tarih boyunca toplumları geri bırakan en büyük sebeplerden biri de budur. İnsanların düşünmek yerine alkışlamaya, sorgulamak yerine biat etmeye yönlendirildiği her yerde sömürü düzenleri güç kazanmıştır. Birileri makamını, nüfuzunu ve gücünü korurken; bedeli toplum ödemiştir.

Sosyolojik ve tarihsel açıdan bakıldığında, sürü psikolojisinin yaygın olduğu toplumlarda kurumsal gelişim zayıflamakta, eleştirel düşünce gerilemekte ve toplumsal dinamizm ciddi şekilde zarar görmektedir. Akademik çalışmalar göstermektedir ki bireyin kimliğini tamamen bir gruba teslim ettiği yapılarda, karar alma süreçleri rasyonel değerlendirmelerden uzaklaşarak duygusal bağlılıklar ve çıkar ilişkileri üzerinden şekillenmektedir. Bu durum yalnızca siyasi veya sosyal alanlarda değil; eğitimden ekonomiye, hukuktan kültürel gelişime kadar hayatın her alanında olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.

Ne yazık ki sıradan insanların en büyük kaybı da burada başlamaktadır. Çünkü kendi aklıyla düşünmeyen insan, zamanla kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma gücünü de kaybeder. Başkalarının doğrularıyla yaşayan, başkalarının öfkesiyle öfkelenen, başkalarının sevgisiyle seven bir insan, farkında olmadan kendi benliğinden uzaklaşır. Oysa insanı insan yapan şey, sorgulayan aklı, vicdanı ve hakikati arama cesaretidir. Bir toplumda insanlar korkudan susuyor, aidiyet uğruna gerçeği görmezden geliyor ve sırf kendi tarafı zarar görmesin diye yanlışı savunuyorsa, orada yalnızca bireyler değil, geleceğin kendisi de zarar görmektedir.

Oysa Allah’ın gönderdiği peygamberler ve İslam dini, insanı bir birey olarak muhatap almıştır. Kur’an’da insan sürekli düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya ve tefekkür etmeye davet edilir. İslam’ın temel çağrısı, körü körüne taklit etmek değil; bilinçli bir şekilde hakikati aramaktır. Bu nedenle bireyin iradesine, sorumluluğuna ve özgürlüğüne büyük önem verilmiştir.

Kur’an’ın yüzlerce ayetinde insan düşünmeye, akletmeye ve doğruyu yanlıştan ayırt etmeye teşvik edilir. Çünkü aklını kullanmayan toplumlar kolay yönlendirilir; ancak özgür düşünen bireylerden oluşan toplumlar güçlü ve kalıcı medeniyetler inşa edebilir.

Bugün feodal kültürün en görünür taraflarından biri de gösteriş üzerinden kurulan sahte güç algısıdır. Bazı insanlar etrafındaki kalabalıkları, sosyal medyadaki görüntüleri, protokol fotoğraflarını veya oluşturdukları yapay itibarı güç zannetmektedir. Oysa gerçek güç; insanların omzuna basarak yükselmekte değil, insan yetiştirmektedir. Gerçek güç; alkış toplamakta değil, güven kazanmaktadır.

Şov yapanlar çoğu zaman güçlü görünmek isterler; çünkü güçlü olduklarına dair sürekli bir ispat ihtiyacı hissederler. Hâlbuki gerçekten güçlü insanın kendisini ispat etmeye ihtiyacı yoktur. Dağ ne kadar yüksekse bunu bağırarak anlatmaz. Güneş ne kadar büyükse her sabah doğarken reklam yapmaz.

Ne yazık ki Kürt coğrafyasında da yıllardır devam eden bazı feodal alışkanlıklar, insanları şahsiyetleriyle değil mensubiyetleriyle değerlendirmektedir. İnsanlar zaman zaman fikirleri, ahlakları ve üretimleriyle değil; kimin yanında durduklarıyla değer görmektedir. Bu durum ise toplumsal enerjiyi üretime, bilgiye ve gelişime değil; gösterişe, sadakat yarışına ve kişisel çıkar ilişkilerine yönlendirmektedir.

İnsanları kullanarak çevresinde kalabalık oluşturanlar, bunu güç zannedebilir. Ancak kalabalıklar her zaman güç değildir. Bazen kalabalıklar, insanların iradelerini teslim ettiklerinin göstergesidir. Bir insanın değeri peşinden kaç kişinin yürüdüğüyle değil, ortaya koyduğu ahlak, adalet ve fikirle ölçülmelidir.

Oysa toplumları ileri taşıyan şey güçlü şeyhler, güçlü ağalar, güçlü beyler veya etrafında kalabalıklar toplayan kişiler değildir. Toplumları ileri taşıyan şey; özgür düşünen bireyler, adalet duygusu güçlü insanlar, liyakati esas alan kurumlar ve hakikati her türlü aidiyetin üzerinde tutabilen vicdanlardır.

Çünkü gösteri kalabalık toplar; fakat karakter inşa etmez. Şov dikkat çeker; fakat medeniyet kurmaz. İnsanları kullanarak yükselenler bir süre hükmedebilir; ancak insan yetiştirenler ve özgür bireyler yetiştirenler geleceği inşa eder.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni şehler, yeni ağalar, yeni beyler veya yeni kutsallar üretmek değildir. İhtiyacımız olan şey; hakikati kişilerden üstün tutan, adaleti yakınlığa feda etmeyen, eleştirel düşünceyi düşmanlık olarak görmeyen bir toplumsal bilinçtir.

Bir toplumun kurtuluşu, insanların kimin peşinden gittikleriyle değil; hangi ilkenin peşinden gittikleriyle mümkündür. Çünkü sürüler yönlendirilir, şahsiyet sahibi insanlar ise yön verir.

Hülâsa-i kelâm; kaç kişinin peşinizden geldiği değil, peşinizden gelen insanların ne kadar özgür düşünebildiğidir. Çünkü sürüler takip eder; şahsiyet sahibi insanlar kendi ayakları üzerinde durur, hakikatin peşinden gider ve topluma yön verir.

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow