Üniversite Sayımız Çok Değil, "Çeşitliliğimiz" Yok!
Türkiye’de yükseköğretim tartışması uzun zamandır tek bir cümleye sıkıştırılıyor: “Her yere üniversite açıldı, diplomalar değersizleşti.” Bu cümle kulağa pratik, hatta ilk bakışta ikna edici geliyor. Çünkü mezun işsizliği ortada, bazı bölümlerin niteliği tartışmalı, birçok üniversitenin akademik kapasitesi sınırlı. Fakat meseleye biraz daha yakından bakıldığında, sorunun yalnızca “üniversite sayısı” ile açıklanamayacak kadar derin olduğu görülüyor.
Türkiye’nin asıl meselesi üniversite çokluğu değil; yükseköğretimde farklılaşma eksikliği, nitelik yönetimindeki zayıflık, akademik kapasitenin aşırı zorlanması ve ekonominin nitelikli insan gücünü yeterince değerlendirememesidir.
Başka bir ifadeyle sorun, “çok üniversite var” demekten daha karmaşıktır. Türkiye’de yükseköğretim sistemi sayı, kalite, istihdam ve toplumsal beklenti arasında sıkışmış durumdadır.
Sayı mı Sorun, Sistem mi?
Türkiye’de üniversite sayısının arttığı doğrudur. Ancak bu artışı tek başına bir “felaket” gibi okumak yanıltıcıdır. Gelişmiş ülkelerde yükseköğretim kurumları yalnızca klasik üniversitelerden oluşmaz. Teknik yüksekokullar, uygulamalı bilimler üniversiteleri, mesleki enstitüler, sanat akademileri ve araştırma üniversiteleri farklı kulvarlarda çalışır.
Türkiye’de ise bu çeşitlilik yeterince kurulamadı. Neredeyse her kurum aynı “üniversite” tabelası altında toplandı. Araştırma odaklı kurum ile uygulama ağırlıklı kurum arasındaki fark belirsizleşti. Mesleki beceri kazandırması gereken programlarla akademik derinlik üretmesi gereken programlar aynı beklentiye mahkûm edildi.
Bu nedenle toplumda oluşan “çok üniversite var” algısının arkasında aslında başka bir sorun yatıyor:
Türkiye’de yükseköğretim nicelik olarak genişledi, fakat kurumsal çeşitlilik ve kalite güvencesi aynı hızda gelişmedi.
Diploma Enflasyonu Nerede Başlıyor?
Diplomaların piyasadaki değer kaybını yalnızca örgün üniversite sayısına bağlamak da eksik bir değerlendirmedir. Türkiye’de yükseköğretim öğrenci kitlesinin önemli bir bölümü açıköğretimve uzaktan öğretim sisteminde yer almaktadır. Bu yapı, yaşam boyu öğrenme açısından elbette önemli bir imkândır. Ancak kontrolsüz büyüdüğünde diplomalaşma algısını ve mezun piyasasını doğrudan etkiler.
Burada mesele açıköğretimi değersizleştirmek değildir. Aksine, açıköğretim doğru tasarlandığında çalışanlar, ikinci bir alanda kendini geliştirmek isteyenler ve eğitim fırsatına erişemeyen gruplar için güçlü bir araç olabilir. Fakat her programın aynı diploma etkisiyle piyasaya çıkması, ölçme-değerlendirme kalitesinin tartışmalı hale gelmesi ve kontenjanların ihtiyaç analizinden kopması önemli bir sorundur.
Dolayısıyla diploma enflasyonu tartışılacaksa, bu tartışma yalnızca kampüslerdeki öğrenci sayısı üzerinden değil; açıköğretim, kontenjan politikası, program niteliği ve iş piyasasının gerçek ihtiyacı üzerinden yürütülmelidir.
Hocaya Yüklenen Yük, Öğrenciden Eksiliyor
Türkiye’de yükseköğretimin en az konuşulan sorunlarından biri akademik yüktür. Birçok üniversitede akademisyenler yüksek ders yükü, kalabalık sınıflar, idari görevler, yayın baskısı ve sürekli değişen mevzuat arasında sıkışmış durumdadır.
Nitelikli eğitim yalnızca ders anlatmak değildir. Öğrenciyle birebir ilgilenmeyi, proje üretmeyi, araştırma kültürü kazandırmayı, eleştirel düşünmeyi desteklemeyi ve mesleki rehberlik sunmayı gerektirir. Ancak bir akademisyenin haftalık ders yükü ve öğrenci sayısı belirli bir eşiği aştığında, eğitim ister istemez kitlesel bir aktarıma dönüşür.
Bu durumda sorun yine “üniversite sayısı” değildir. Sorun, mevcut üniversitelerin insan kaynağı, altyapı ve akademik kapasite açısından desteklenmeden büyütülmesidir. Yeni bina yapmak kolaydır; fakat nitelikli akademik kadro, araştırma kültürü ve kurumsal hafıza oluşturmak uzun yıllar ister.
Üniversiteyi üniversite yapan tabela değil, akademik iklimdir.
“Okumayın” Söylemi Çözüm Değil
Son yıllarda haklı kalite eleştirileri tehlikeli bir noktaya savruluyor. “Üniversite okumayın, sanayiye gidin” ya da “herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil” gibi cümleler sık sık tekrar ediliyor.
Elbette herkes aynı tür akademik eğitimi almak zorunda değildir. Elbette mesleki eğitim güçlendirilmelidir. Elbette ara eleman değil, nitelikli teknik insan gücü yetiştiren yapılar kurulmalıdır. Ancak buradan “üniversite gereksizdir” sonucunu çıkarmak bilgi toplumunda stratejik bir hatadır.
Bugün teknoloji üreten ülkeler, eğitimi azaltarak değil; eğitimi dönüştürerek güçleniyor. Sanayi artık yalnızca bedensel emekle değil, dijital becerilerle, teknik sertifikasyonla, tasarım bilgisiyle, mühendislik altyapısıyla ve problem çözme kapasitesiyle gelişiyor.
Türkiye’nin ihtiyacı gençleri eğitimden uzaklaştırmak değil; eğitimi meslekle, teknolojiyle ve üretimle daha sağlıklı ilişkilendirmektir.
Mezun Fazla Değil, Nitelikli İş Az
Üniversite mezunlarının iş bulmakta zorlanması genellikle üniversitelerin başarısızlığı gibi sunuluyor. Oysa bu sorunun önemli bir kısmı ekonomik yapıyla ilgilidir.
Eğer bir ülke yeterince yüksek katma değerli üretim yapamıyorsa, araştırma-geliştirme kapasitesi sınırlıysa, teknoloji tabanlı istihdam alanları zayıfsa ve kadınların iş gücüne katılımı düşükse, mezunların önemli bir bölümü doğal olarak sistem dışında kalır.
Bu durumda mezun “fazlalık” gibi görünür. Oysa sorun çoğu zaman mezun sayısının kendisinden çok, ekonominin bu insan sermayesini değerlendirecek kapasiteyi üretememesidir.
Türkiye, eğitimli gençlerini ve özellikle eğitimli kadınlarını üretim, teknoloji, tasarım, girişimcilik, kamu yönetimi ve yerel kalkınma alanlarına yeterince dâhil edebilseydi, bugün “diplomalı işsiz” diye konuştuğumuz birçok insan ülkenin kalkınma gücüne dönüşebilirdi.
Gerçek Reform Nereden Başlamalı?
Türkiye’nin yükseköğretim sorununu çözmek için üniversite kapatmayı ya da gençlere “okumayın” demeyi çözüm gibi görmek kolaycıdır. Asıl ihtiyaç daha zor ama daha gerçekçi bir reformdur.
Öncelikle yükseköğretim kurumları birbirinden ayrışmalıdır. Her üniversite aynı misyonu taşımamalıdır. Bazıları araştırma üniversitesi, bazıları bölgesel kalkınma odaklı üniversite, bazıları uygulamalı bilimler kurumu, bazıları ise güçlü mesleki yükseköğretim merkezi olarak yeniden konumlanmalıdır.
İkinci olarak açıköğretim sistemi kalite, kontenjan ve program çeşitliliği açısından yeniden ele alınmalıdır. Açıköğretim bir diploma dağıtım alanı olarak değil, yaşam boyu öğrenme ve mesleki gelişim aracı olarak güçlendirilmelidir.
Üçüncü olarak akademisyen başına düşen öğrenci yükü azaltılmalı, ders yükü ile araştırma üretimi arasındaki denge yeniden kurulmalıdır. Akademisyenin yalnızca ders veren değil, bilgi üreten ve öğrenci yetiştiren bir aktör olduğu unutulmamalıdır.
Dördüncü olarak iş piyasası yükseköğretimle daha güçlü ilişki kurmalıdır. Üniversiteler mezun üretirken, ekonomi de bu mezunları değerlendirecek nitelikli iş alanları üretmelidir.
Son Söz
Türkiye’nin meselesi “çok üniversite var” meselesi değildir. Türkiye’nin meselesi, üniversitenin ne işe yaradığına dair ortak bir vizyon kaybıdır.
Bugün yapılması gereken, yükseköğretimi küçültmek değil; onu daha nitelikli, daha farklılaşmış, daha hesap verebilir ve ülkenin kalkınma hedefleriyle daha uyumlu hale getirmektir.
Diplomanın değerini düşüren şey üniversitenin varlığı değil; üniversitenin niteliği ile piyasanın kapasitesi arasındaki kopukluktur.
Bu nedenle doğru soru şudur:
Türkiye’de gerçekten çok mu üniversite var, yoksa biz üniversiteyi ne için kurduğumuzu mu unuttuk?
Veri Notu:
Bu yazıda kullanılan yükseköğretim, öğrenci sayıları, akademisyen yükü ve iş gücü göstergelerine ilişkin değerlendirmeler; YÖK, TÜİK, OECD, UNESCO ve Dünya Bankası’nın güncel istatistikleri ile uluslararası yükseköğretim karşılaştırmalarından yararlanılarak yapılmıştır.
Tepkiniz nedir?









